HALİL İBRAHİM SOFRASI.. İlginç hikayeler, yemek tarifleri, yaşamdan kesitler... Yani aradığınız herşey..

28/1/2007

HURIYE-DURIYE-NURIYE

ŞİRİN YAŞLILAR :))))

 

Huriye, Nuriye ve Düriye 75–80 yaslarında, çok eski üç arkadaştır. Bir gün Huriye Nuriye'ye telefon eder ve Düriye'ye gitmeye karar verirler ve giderler. Biraz muhabbetten sonra Düriye kahve yapar ve içerler. Biraz sonra Düriye yine:

-"Ay kusura bakmayın unuttum, birer kahve yapayım da içelim" der.

Huriye ve Nuriye bir şey demezler ve içerler. Aradan biraz zaman geçer.

Düriye yine:

-"Size bir kahve bile yapmadım hemen yapayımda içelim" der ve yapar getirir. Bizimkilerde yine itiraz yok. Akşama doğru Huriye ve Nuriye kalkarlar, yola düşerler. Yolda bastonları ile yavaş yavaş yürürken aralarında su konuşma geçer;

Huriye:

-"Kız Nuriye, gördün mü Düriye'yi..!!! Ne kadar pinti olmuş. Bize bir kahve bile ikram etmedi"

Nuriye:

-"Kıızzz Düriye'yi ne zaman gördün??" J J J

17/12/2006

TELEFONDAKİ ARKADAŞ...

Numarayı çevirirken, nasıl oldu bilmiyorum ama çevirdiğim numaranın yanlış olduğunu bilmeme karşın telefonu kapatmadan hattın öteki ucundan yanıt verilmesini bekledim. Yaşlı bir adam aksi bir ses tonuyla yanıt verdi. “Yanlış numara!” dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Canım sıkkın, aynı numarayı bir daha çevirdim. Aynı ses “Size yanlış dedim!” dedi ve yine telefonu yüzüme kapattı. Yanlış bir numara çevirdiğimi nereden biliyordu? Bir polis çevresinde olan bitene karşı her zaman ilgili olmak konusunda eğitim görür. Hiç düşünmeden aynı numarayı üçüncü kez çevirdim.

“Yeter artık” dedi adam. “Yine sen misin?”

“Evet” dedim. “Daha ağzımı bile açmadan yanlış numarayı çevirdiğimi nereden biliyorsunuz?”

“Bunu da sen bul!” diyerek telefonu tekrar yüzüme kapattı. Oturduğum yerde ahize elimde kalakaldım. Sonra büyük bir kararlılıkla adamı bir daha aradım.

“Buldun mu?” dedi.

“Aklıma bir tek şey geliyor... Sizi kimse aramaz.”

“Tamam, buldun!” dedi ve telefonu dördüncü kez yüzüme kapattı. Sinirlerim gevşediği için, gülerek aradım adamı bu kez.

“Şimdi ne istiyorsun?” diye sordu.

“Yalnızca... Bir ‘Merhaba’ demek istedim.”

“Merhaba mı?” diye sordu adam şaşkınlığını gizleyemeden. “Neden?”

“Ne bileyim. Sizi kimse aramıyorsa, bari ben arayayım dedim.”

“Peki. Merhaba. Kimsiniz?”

Sonunda başarmıştım. Meraklanma sırası ondaydı. Kendimi tanıttıktan sonra, ona kim olduğunu sordum.

Adını söyledikten sonra, “Seksen sekiz yaşımdayım ve son yirmi yıldır bir günde telefonla bu kadar aranmamıştım yanlışlıkla olsa da!” dedi ve gülme-   ye başladık.

Yaklaşık on dakika sohbet ettik. Ne ailesi ne de bir arkadaşı vardı. Yakınlarının tümü ölmüştü. Asansör görevlisi olarak çalıştığı günlere ilişkin anılarından söz ederken sesi çok içten geliyordu. Kendisini tekrar arama konusunda izin istedim.

“Neden böyle bir şey yapmak istiyorsun?” diye sorarken şaşkınlığını saklayamıyordu.

“Ne bileyim. Telefon arkadaşı olabiliriz, hani şu mektup arkadaşları gibi.”

Tereddüt etti. “Yeni bir arkadaşım olmasının bence bir sakıncası yok” dedi. Sesi oldukça duyarlıydı bu kez. Ertesi gün ve sonraki günlerde onu yeniden aradım. Sohbeti tatlıydı. Bana Birinci ve İkinci Dünya Savaşı anılarından, öteki tarihi olaylardan söz etti.

 

Ona evimin ve ofisimin telefon numaralarını verdim. O da beni arayabilecekti. Aradı da... Hemen hemen her gün. Yalnız ve yaşlı bir adama iyilik yapmak değildi amacım yalnızca. Onunla konuşmak benim için önemliydi, çünkü benim yaşamımda da büyük bir boşluk vardı. Yetimhanelerde, bakıcı ailelerin yanında büyümüştüm, hiç babam olmamıştı. Zamanla onu baba gibi görmeye başladım. Ona işimden, üniversitedeki derslerimden söz ediyordum. Yaşamımda psikolojik danışmanım rolünü üstlenmişti. Üstlerimden biriyle aramdaki anlaşmazlıktan söz ederken, yeni arkadaşıma “Onunla aramdaki bu sorunu bir an önce çözmem gerekiyor” dedim.

“Acelen ne?” diye uyardı beni. “Bırak aranızdaki olaylar biraz yatışsın. Benim yaşıma geldiğinde, zamanın pek çok şeyin ilacı olduğunu anlıyorsun. İşler kötüye giderse, o zaman konuş onunla.” Uzun bir sessizlikten sonra, “Biliyorsun...” dedi sakin bir sesle. “Seninle kendi oğlumla konuşuyormuşum gibi konuşuyorum. Her zaman bir ailem ve çocuklarım olmasını istedim. Bu duygunun ne olduğunu anlayamayacak denli gençsin.”

Hayır değildim. Ben de hep bir ailem ve bir babam olsun istemiştim. Fakat ona hiçbir şey söylemedim. Çok uzun zamandır yüreğimde taşıdığım acıyı daha fazla taşıyamamaktan korktum. Bir akşam seksen dokuzuncu doğum gününün yaklaşmakta olduğunu söyledi.

Kendi ellerimle hemen çok büyük bir doğum günü kartı hazırladım. Kartın üzerinde bir doğum günü pastası ve seksen dokuz tane mum vardı. Tüm iş arkadaşlarımdan kartı imzalamalarını istedim. Yaklaşık yüz imza oldu kartta. Bundan çok hoşlanacağından emindim. Dört aydır telefonda sohbet ediyorduk, artık yüz yüze gelmemizin zamanı gelmişti. Doğum günü kartını kendi elimle götürmeye karar verdim. Kendisini ziyarete gideceğimi söylemedim. Sürpriz yapmak istiyordum. Telefon rehberinden adresini buldum ve oturduğu apartmana gidip, arabamı sokağının başına park ettim. Apartmana girdiğimde postacı elindeki mektupları ayırıyordu. Adının yazılı olduğu posta kutusunu denetlerken postacı doğru yerde olduğumu işaret etti başıyla. Yüreğim heyecanla çarpıyordu. Acaba telefonda kurulan aramızdaki kimyasal yaklaşım, yüz yüze de kurulacak mıydı? İçimden bir kuşku duygusu gelip geçti. Belki de babamın beni reddettiği gibi o da reddedecekti. Kapısını çaldım. Yanıt gelmeyince daha hızlı çaldım. Postacı başını kaldırıp bana baktı. “Kimse yok” dedi.

“Evet” dedim. Kendimi biraz tuhaf duyumsuyordum.

“Telefonu yanıtlaması denli uzun sürüyorsa,  kapıyı açması da...”

“Akrabası mısınız?” diye sordu postacı.

“Hayır, arkadaşıyım yalnızca.”

“Çok üzgünüm” dedi üzgün bir sesle. “Bay Meth önceki gün öldü."

“Öldü mü?” dedim.

Şaşkınlık içindeydim, inanamıyordum bir türlü duyduklarıma. Sonra kendimi toparladım, postacıya teşekkür ettim ve dışarıya çıktım.

 

Arabaya doğru yürürken gözlerim yaşlarla doluydu. Yaşamlarımızdaki güzelliklerin ayırdına varmak kimi zaman ani ve beklenmedik bir olayla olanaklıdır. Şimdi yaşamımda ilk kez, birbirimize ne denli yakın olduğumuzu anladım. Her şey ne denli de kolay olmuştu; bir dahaki sefere kendime yakın bir arkadaşı çok daha kolay bulacaktım. Yavaş yavaş bir sıcaklık kapladı bedenimi. Birden sanki onun ters sesini duydum. “Yanlış numara!” Sonra kendisini neden bir daha aramak istediğimi sorması geldi aklıma. Yüksek sesle “Çünkü sen benim için önemlisin” dedim. “Çünkü ben senin arkadaşınım.”

Açılmamış doğum günü kartını arabamın arka koltuğuna koydum ve direksiyona geçtim. Arabamı çalıştırmadan arkama döndüm bu kez fısıldadım:

“Ben yanlış numara çevirmedim. Sen benim arkadaşımdın.”•

5/12/2006

Hayatın içinden çok çarpıcı bir hikâye;

AYAKKABICI, yeni getirdiği  malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi.  Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı.  Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama küçük bir dükkân için yeterliydi Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de  güçlükle…  Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki  pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp  yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı  fırlayıp: Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller  bir harika!. Çocuk, ona dönerek: Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama  benim bir bacağım doğuştan eksik. Bence önemli  değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan  yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da imanı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı  sürdürdü: Keşke imanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik  olsa idi. Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp: Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun  ki? Çok basit!. dedi, adam. Eğer imanımız yoksa cennete  giremeyiz. Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orda tüm eksikler  tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla  mükâfat görecekler... Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm  etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine  işaret ederek: Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi.  Denemek ister misin? Çocuk, başını yanlara  sallayıp: Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün  değil ki!. İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!.  dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp: Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki? Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım. Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek: Üstelik de  öğrencisin değil mi? diye sordu. İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır. Tamam işte!. dedi adam. 5  Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım  gitti!. Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları  arasında dükkana girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin  aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı  çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını  giydirdi. Ve  çıkarttığı eskiyi göstererek  ‘Benim satış işlemim bitti!.’ dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum. Şaka mı  yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere.Eski bir  ayakkabı, para eder mi? Sen çok câhil kalmışsın be  arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir  antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder. Küçük çocuk, art arda yaşadığı  şokları, üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem  de hayatındaki en güzel rüya. Adamın  heyecandan terleyen avuçlarına  sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten  sonra, 10 liralık banknotu geri vererek: Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim  mevsimini başlattınız ya!.. Adam onu kıramayıp parayı aldı.  Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine  sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu  bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür  edip: Babam haklıymış!. dedi. Sakat olduğum için, üzülmeme  hiç gerek yok!. demişti.

Cüneyd Suavi

26/11/2006

ANNECİĞİM

Bu yazıyı her okuduğumda çok etkileniyorum. Küçücük bir kızın anne özlemini, annesizliğini anlatıyor. Bende bunun ne demek olduğunu çok iyi bilen birisi olarak anne-babalarımızın kıymetini onlar yaşarken anlayabilmemizi diliyorum.

 

Merhaba anne,

Yine ben geldim.

Merak etme okuldan çıktımda geldim.

Annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama, 

Ali "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder" demişti de onun için söylüyorum.

Geçen hafta öğretmen, sağ elimde sarımsak, sol elimde soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu.

Ben biliyorum artık anne sağım neresi, solum neresi

Ağrıyan yanımın neresi olduğunu

Şimdi iyi biliyorum anne.

Hani geçen geldiğimde

Şuram acıyor işte şuram demiştim de

Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne

Bak şimdi söylüyorum

Şuram işte,

Sol yanım çok acıyor anne.

Hem de her gün acıyor anne her gün.

Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü.

Elinden tutup okula getirdi. Yakası da danteldi.

Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi.

Bende ağladım,

Ağladım hiç de utanmadım.

Öğretmen ne oldu dedi.

Düştüm dizim çok acıyor dedim.

Yalan söyledim anne.

Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.

Bugün bende saçım örülsün istedim.

Babam ördü ama onunki gibi olmadı.

Dantel yaka istedim.

Babam "Ben bilmem ki kızım" dedi.

Bari okula sen götür dedim.

"Kızım, iş" dedi.

Bende banane dedim, ağladım.

"Kızım, ekmek" dedi babam.

Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.

Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne.

Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi.

Zeynep "annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş" dedi.

Babam hepsini birlikte yıkıyor.

Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?

Uff babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.

Üzülmesin diye söylemiyorum ama

Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.

Biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.

Hava kararıyor, ben gideyim anne.

Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.

Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.

Kim bozuyor toprağını,

Çiçeklerini kim koparıyor.

İzin verme anne ne olur toprağına el sürdürme.

Eve gidince aklıma geliyor bide bunun için ağlıyorum anne.

Kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım.

Biliyor musun anne her gelişimde aldığım topraklarını

Şu kavanozda biriktirdim.

Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum.

Her sabah onu öpüyor kokluyorum.

Kimseye söyleme ama anne

Bazen de konuşuyorum onunla.

Ne yapayım seni çok özlüyorum anne.

Ha unutmadan,

Öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi.

Ben babama yazdıracağım.

Öğretmen anlarsa çok kızar ama banane kızarsa kızsın.

Ben seni hiç görmedim ki neyi, nasıl anlatacağım anne.

Senin adın geçince sol yanım acıyor anne.

Hiç bir şey yutamıyorum.

Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.

Kâğıda da böyle yazamam ya anne.

Ben gidiyorum anne,

Toprağını öpeyim, sende rüyama gel beni öp.

Mutlaka gel anne,

Sen rüyama gelmeyince sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.

Sol yanım acıyor anne.

İşte tam şurası,

Sol yanım çok acıyor anne.

Seni çok özledim,

Anne çook...

« Önceki :: Sonraki »